Yeni şeyler denemek ve vücudunuzun sınırlarını zorlamak her zaman size bir şey öğretir. Doğa ve hareket beyninizi eğitir ve size olaylara pozitif yönünden bakmanızı sağlar.

Likya Yolu’nda yapılan koşu yarışında 8 buçuk saatlik bir tecrübe ve öğreniş beni bekliyordu. Yarışa antrenmansız girdim ve beni nelerin beklediğinden haberim yoktu. Start çizgisinde az kişiydik. Etrafımdaki kadınları saydım. 7 tane. Hırslı bir insan olmamakla beraber yarış ortamına girince kendime hedef koymayı severim. Startta da öyle yaptım. ”Sonuncu olmayacaksın.” dedim kendime. Start verilir verilmez kalbim, her zamanki gibi hızlıca atmaya başladı. Heyecandan ilk 1 km’de tuvaletim geldi. Tuvalet işini hallettikten sonra etrafıma baktım. Yavaşça jog atıyordum. Etrafta çok insan kalmamıştı.

Düşüncelerim negatifleşmeye başladığında bedenimdeki enerjinin giderek azaldığını fark ettim. Herkes çok kolay bir şeymiş gibi yokuşları hızla çıkıyordu. Ben ise bunu görünce moralim bozuluyordu. Kendimi başkalarıyla karşılaştırmadan edemedim.

Hızlandım. Yarış psikolojisi ve üzerimde hissettiğim baskıdan olsa gerek birden ısınmaya ve daha da hızlanmaya başladım. 22. km’yi bitirmiştim ve benimle birlikte 38 km’lik yarış koşan kadınların hepsini geride bırakmıştım. Yarışı kafamda bitti olarak saymıştım. Yanımdan geçenler bana kadınlarda birinci gittiğimi söylüyor ve motivasyon veriyordu. İyice gaza geldim daha da hızlandım. Ama fark etmediğim bir şey vardı.

Güneş çok tepedeydi ve daha yarış yeni başlıyordu. Patikalar her zamankinden daha uzun hale gelmişti. Göğsümün içindeki kaburgalarım sanki küçülüyordu ve nefes almakta güçlük çekmeye başladım. Aşırı heyecan yapmıştım. Musa Dağı’na çıkmaya başladık. Yokuşlar her zaman korkulu rüyamdır ve yokuşa başlayınca bu çıkışın bir inişi olamayacağını düşünmeye başlamıştım bile.

Patikada İlk Yardım: Sıcak Çarpması ve Bitkinliği

Yüzümün alevler içinde kaldığını hissediyordum. Çantamın içindeki sudan bir yudum aldım. Fazla su içmem benim için karnımın şişmesi ve koşmamın daha da zor olması demekti. Yiyecek bir şeylere ihtiyacım vardı çünkü kollarımın ve bacaklarımın yere doğru çekilişini hissetim. Gözüm kararıyordu. Ve ben hala çıkıyordum. Çıkarken kendi kendime fısıltı şeklinde söylendiğimi hatırlıyorum. “Bu yokuşu buraya kim koydu?”, “ Bu dağ neden burda?”, “Keşke antrenman yapsaydın Ezgi.”, ”Bu yarış bitsin bir daha asla koşmayacağım.”, “Yürümeyeceğim bile!”

Bu düşünceler sürekli dudaklarımın arasından istemsizce çıkıyordu ve bitmiştim. Enerjim sonuna kadar kullanılmıştı. Ve bunu sürekli kendi kendime söylemeye devam ettim: “Bittin, mahvoldun, enerjin kalmadı, nasıl bitireceksin?”. Sürekli 5 dk. 10 dk. dinlenmeler yapıyordum. Durduğum anda vücuduma ağrılar hücum ediyor ve ilerleyecek gücüm daha da azalıyordu.

Etrafa baktığımda yalnız olduğumu fark ettim. Sonuncu olacağım diye geçirdim içimden ve bu bana ayağa kalkma kuvveti verdi. 100 metre gidebildim ve sonra patikanın kenarında düz bir kaya buldum. Kayanın üzerinde uyuyakaldığımı birinin bana seslenmesiyle fark ettim. Bu Nesrin İşseven’den başkası değildi. “İyi misin?” diye tekrar sordu. “Çok yorgunum.” diyebildim. Nesrin hocam bana naneli bir enerji jeli uzattı. “Bunu ye 5 dk ya kendine gelirsin. Biz de seni bekliyoruz burada, beraber çıkarız.” dedi.

Yeterince Yiyor Musunuz?

O anki minnettarlığım hemen ruh halime yansıdı. Daha jeli ağzıma almadan motive olmuştum bile. Yavaşça toparlandım. Artık hareketlenme vaktiydi. Neredeyse 15 dakikamızı orada dinlenerek geçirmiştik. İyi olduğuma kendimi inandırdım ve yürümeye başladım. Hala çıkıyorduk. Musa Dağı’nın zirvesine ulaştığımızda kendime geldim ve ben buradan sonra koşuyorum hocam deyip Nesrin hocaları geride bıraktım.

Koşup bir an önce bu çilenin bitmesini istiyordum. Neredeyse bütün kadın yarışmacılar beni geçtiği için bundan sonraki hedefim zaman limitine yakalanmamaktı. Koştukça açıldım. Son 8 km, son 5 km diye diye kendimi motive ettim. Son 5 km’de bir ormanın içine giriyorduk. Bu sefer de yokuş aşağı bir patika vardı. Zemin nemli ve kaygandı. Yokuş yukarı çıkan patikaları ne kadar sevmiyorsam yokuş aşağı inen yerleri o kadar çok seviyorum. Hızımı alamayıp kendimi resmen yuvarlayarak aşağı inmeye başladım.

Telefonum çantamda çalıp duruyordu. Belli ki erkek arkadaşım bitiş çizgisini geçmiş ve benim ne alemde olduğumu öğrenmek için arıyordu ama o sırada duramazdım. Yüzüme çarpan kıl gibi ince ağaç dallarıyla kendime geldim. Kayarak inmeye devam ettim. Bu patikanın sonunda düz bir yere çıkacağım için mutluydum ama aklıma gelmeyen şey o çıkacağım düzlüğün aslında düzlük olmadığı, çakıl bir plaj olduğuydu.

Son 1 km Olimpos plajından gidiliyordu ve buna hazırım sanmıştım. Değildim. Çakıl plaja indiğimde yürümeye başladım ama yürümesi bile zordu ve taşlara bastıkça kalçama saplanan ağrıları görmezden gelemiyordum. Kendi kendime konuşmaya başladım. Mırıldanıyordum: ”Hadi bitti. Bitince ayakkabılarımı yakacağım.”

Artık bitiş çizgisindeki çan seslerini duyabiliyordum. İçimdeki yorgunluk ve üzüntü yerini mutluluk duygusuna bıraktı. Yarı koşar yarı yürür şekilde bitiş çizgisinden geçtim ve geçer geçmez yere yapıştım. ‘Kaldıramazsınız beni.’ diyordum ama tabi sesim çıkmıyordu. Herkese bir daha koşmayacağım, bir daha yürürsem iki olsun diye diye duşlara doğru gittim. Bitişten sonra 2-3 saat hiçbir şey yiyemedim. Midem haşat olmuştu.  Ama ayaklarımda hiçbir şey yoktu. Halime şükrettim.

Böylesine mental zorluklarla karşılaştığım bu yarışta öğrendiğim ilk şey asla erkenden sevinmemek gerektiği oldu. Ve hiçbir şey kolay kazanılmıyor. Eğer bir başarı gerekiyorsa çalışmak zorundasın. Ve bence kesinlikle uzun mesafe koşuları bir terapi çeşidi olabilir. 

Maraton Yarışlarının Güncel Tarihleri İçin Tıklayın!
Ezgi Kahraman
Konuk Yazar

ODTÜ Uluslararası İlişkiler Bölümü'nden 2016 yılında mezun olmuştur. Asya bölgesi üzerine yüksek lisansını tamamladıktan sonra iş hayatına atılmıştır. Öğrencilik hayatı boyunca patika koşuları ve yarış organizasyonlarıyla ilgilenmiş ve bu organizasyonlarda gönüllü görev almıştır. En uzun koşmuş olduğu mesafe 38 kilometredir. Koşu egzersizlerine amatör olarak devam etmektedir.

Yorum Yap